Gazete-Detay

kerem-alkin62.gif Prof. Dr. Kerem Alkin

Siyasi gündem maddelerinin gidişatı, ekonomiyi ihmal etmemeyi gerektiriyor

keremalkin@superonline.com


Türkiye ile İsrail arasındaki gerginlikten, İran’ın nükleer takasına, terör saldırılarından, Anayasa Mahkemesi’nin Anayasa Paketi’ni esastan görüşme kararına, siyasi gündem maddelerinin ekonomi çevrelerini meşgul ettiği günler yaşıyoruz. Bu nedenle, siyasi gündemin bu derece elektrikli olduğu günlerde açıklanan her olumlu makro veri, hiç kuşkusuz ekonomi dünyasının yeniden kendi meselelerine yoğunlaşmasını sağlıyor. Nitekim, mayıs ayı enflasyon verilerinin olumlu çıkması, hiç kuşkusuz, piyasalarda bir rahatlamaya neden oldu. Ve bu noktada Odamızın her ayın ilk günü kamuoyu ve ekonomi aktörleri ile paylaştığı İstanbul enflasyon verileri, öncü gösterge olma özelliğini bir kez daha kanıtladı.
1 Haziran günü İTO tarafından açıklanan 2010 yılı Mayıs ayı Perakende Fiyatlar Endeksi değişim oranı yüzde -0.64, Toptan Eşya Fiyatları Endeksi (TEFE) değişim oranı ise yüzde -1.18 olarak açıklandı. Ve 3 Haziran Perşembe günü Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan Tüketici Fiyatları Endeksi Endeksi’nde (TÜFE) aylık değişim oranı yüzde -0.36 ile gerilemeye işaret ederken, Üretici Fiyatları Endeksi de yüzde -1.15 geriledi. İTO’nun perakende endeksi ile TÜİK’in TÜFE’’si talep enflasyonunu gösteriyor. Ve İTO endeksi yüzde -0,.64 gerilerken, TÜİK’in endeksinin yüzde -0.36 gerilemesi, İTO endekslerinin öncü gösterge olma özelliğini teyit ediyor.
Keza, İTO’nun TEFE’si ile TÜİK’in ÜFE’si de maliyet enflasyonun bir göstergesi olma özelliği taşıyor. Bu noktada, İTO TEFE’si mayıs ayında yüzde -1.18 gerilerken, TÜİK’in ÜFE’sinin yüzde -1.15 gerilemesinin karşılaştırmasını ve İTO verisinin öncü gösterge olma özelliğinin takdirini size bırakıyorum. O halde, ekonomi çevrelerinin İTO enflasyon verilerini yakından takip etmeleri gerektiğini bir kez daha hatırlatıyoruz.
Bu noktada, yıllık bazda ise TÜİK’in TÜFE’si, yani talep enflasyonu, nisan ayında geldiği yüzde 10.19 düzeyinden yeniden tek haneye, yüzde 9.10’a geriledi. TÜFE enflasyonu yıllık bazda 2008’de iki haneye geçmiş, küresel krizle birlikte tek haneye ve yüzde 5.08’e kadar gerilemişken, ardından nisan ayında yüzde 10.19’a yükselmişti. Bu noktada, Üretici Fiyatları Endeksi’nde, yani maliyet enflasyondaki tehlikeli yükselme de yine mayıs ayında durdu.
2008 küresel krizi nedeniyle yıllık bazda değişim oranında, 40 yıldan beri ilk kez deflasyona işaret eden ÜFE değişim oranı, 2009 temmuz ayında yüzde -3.75’i görmüş, ancak küresel emtia, petrol ve metal fiyatlarındaki artış ve yurt içinde et ve tarım ürünlerinin de fiyat artışı etkisi ile nisan ayında yüzde 10.42’ye kadar gelmişti. Ancak, mayıs ayında ÜFE aylık bazda yüzde 1.15 gerileyince, yani ÜFE değişim oranı yüzde -1.15 çıkınca, yıllık bazda ÜFE de yüzde 9.21’e gerileyerek tekrar tek haneye dönmüş oldu.
Enflasyon verileri Merkez Bankası’nın kredibilitesini zora sokmadı
Mayıs ayındaki Para Politikası Kurulu’nda, sonbahara kadar para politikası faiz oranını yükseltmeyeceğini, bu noktada şubat-nisan döneminde beklenenden hızlı yükselen enflasyon oranlarının, mayıs ayından itibaren yeniden yönünü aşağı döndüreceğini belirten Merkez Bankası, tespitinde de haklı çıkmış oldu. Oysa iki-üç hafta öncesine kadar kimi köşe yazarları, Merkez Bankası’nı, enflasyon konusunda aşırı iyimser mesajlar verdiği yönünde bir nevi eleştirmekteydiler. Söz konusu yazarlar, neredeyse TCMB’nin, enflasyon konusunda daha ciddi adımlar atması gerekirken, hükümetin baskısı ile gerekli adımları atamadığı imasında bulunuyorlardı. Bu tür yorumlarda bulunanların, mayıs ayı enflasyon verileri sonrası Merkez Bankası yönetimine bir özür borçları var sanırım.
TCMB’nin para politikası kararlarında dikkatle takip ettiği, mevsimsel ve takvimsel etkilerden ve vergi ayarlamalarından arındırılmış enflasyon değerleri olan özel kapsamlı TÜFE’lerde ise, yani çekirdek enflasyon değerlerinde, H ve I kodlu özel kapsamlı TÜFE’ler, yani çekirdek enflasyonlar da geriledi ve TCMB’nin para politikası faiz oranı olan yüzde 6.5’ten uzaklaştılar. Böylece, yakın vadede TCMB’nin para politikası faiz oranını yükseltmesini gerektiren baskı da bir ölçüde kalkmış oldu. Bu durumda, TCMB’nin ekim ayına kadar faiz oranını değiştirmemesi halinde ve Mali Kural’ın da Meclis Genel Kurulu’ndan haziran ayı sonuna kadar geçmesi halinde, orta vadede faiz oranları yüzde 9’u aşmayacak, içeride dolar kuru da 1.47-1.52 TL bandına kadar kısmen gelecek. Onun öncesinde, 1.56-1.52 TL bandına gözlemlememiz gerekecek. Bankacılık sisteminin kredi imkanlarının artması halinde, yılın ikinci yarısında özel sektör yatırımlarının devam etmesi, bu ortamda büyümeye olumlu yönde katkı sağlayabilir.

Avrupa Merkez Bankası’ndan ‘zehir zemberek’ rapor
Bizde, TCMB küresel kriz sonrası süreci başarıyla yürütürken, Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) 2 Haziran’da yayınladığı “Finansal İstikrar Raporu”nun detayları, uluslararası ekonomi çevrelerindeki moralsizliği bir miktar daha arttırdı. Rapor, Euro Bölgesi’nin, kimi üye ülkelerin yaşadığı borç krizinin yayılması tehlikesiyle karşı karşıya olduğuna işaret etmekte. Euro Bölgesi’nin finansal sistemi için riskler olarak şunlar gösteriliyor:


* Kamu borcunun sürdürülebilirliğine ilişkin endişeler;
* Crowding-out korkusu: Yüksek kamu borcunun, ülke risk primini ve dolayısıyla özel sektörün borçlanma maliyetlerini de artırması;
* Finansal kurumların krizin ardından toparlanmaya başlayan kârlılıklarının azalmasına ilişkin endişeler. Ayrıca kredi koşullarının sıkılaşmasının büyümeyi sınırlaması;
* Finansal kuruluşların ticari gayrimenkul piyasalarındaki yatırımlarından ve Doğu Avrupa’daki yatırımlarından edebileceği zararlar;
* Makroekonomik verilerin beklentileri karşılayamaması durumunda artabilecek finansal piyasa volatilitesi;
* Finans dışı sektörlerin bilançolarının yüksek kaldıraç, düşük kâr ve sıkı finansman koşulları nedeniyle kırılganlığı;
* İşsizlik oranının beklentilerden fazla artması durumunda, tüketici kredilerinde artabilecek zararlar.


Ayrıca, Avrupa’nın büyümesine yönelik endişelere bağlı olarak, raporda, yüksek kamu borçlarının genel borçlanma maliyetlerinde artış ve ekonominin büyümesi üzerinde olumsuz etki yaratma tehlikesi oluşturduğunun altı çiziliyor. Başta sorunlu Yunanistan, İspanya ve Portekiz olmak üzere Fransa, Almanya, İtalya ve diğer Euro Bölgesi ekonomilerinde kamu borcunun azaltılması için tasarrufa gidilerek kamu harcamalarının kısılması planları da kısa vadede ekonomik büyümeyi sınırlayabilecek olan bir diğer faktör olarak görülüyor.
Rapor, Avrupa bankalarında zararların süreceğine de değiniyor. ECB, Euro Bölgesi bankalarının 2007-2010 dönemindeki krediye ve menkul değerlere bağlı zararlarının toplamda 515 milyar Euro olmasını beklemekte. Daha önceki tahmin, aralık ayı raporunda 553 milyar Euro idi. Şu ana kadar gerçekleşmiş olan zararlar göz önüne alındığında, bankaların bu yılın geri kalanında 90 milyar Euro ve 2011 yılında da 105 milyar Euro olmak üzere toplam 195 milyar Euro daha zarar yazması bekleniyor.
Avrupa bankalarında kaldıraç oranı hayli yüksek. Kriz döneminde ABD ve İngiltere bankaları sermayelerini güçlendirirken, Avrupalı bankalar bunu gerçekleştirmediler. Bunun sonucunda bu bankaların bilançolarındaki “leverage” ve dolayısıyla risk daha yüksek kaldı. OECD verilerine göre, ABD’li bankaların kaldıraç oranları 12-17 arasında iken, Avrupalı bankalarda bu oran 21-49 arasında seyrediyor.
Bu oranın, uluslararası teamüllere göre, 1’e 13 olması gerekiyor. Lehman Brothers’ın, iflası öncesi oranı 43, o dönemde ABD yatırım bankalarının ortalama değerleri 30’du. 2009 sonu itibariyle Avrupa bankaları, Yunanistan’ın toplam borçlarının (217 milyar $) yüzde 90’ını elinde tutmaktalar. Bu değerde, Fransa (78 milyar $) ve Almanya (45 milyar $) ile başı çekmekte. Avrupa bankalarının İspanya, Portekiz ve İrlanda’daki toplam pozisyonları ise 1.6 trilyon $ düzeyinde. Yani, Yunanistan riskinin 8 katı.